Gönle Düşen

​Süheylâ’nın gönlüme nasıl düştüğü sorulmuş; 280 karaktere sığdıramadım ve "Bloga yazayım, hem en azından ileride kafamıza estiği bir gün açar kahve içerken yâd eder gülümseriz, tarihe not düşmüş olurum." diye düşündüm.

​Bir yaz günü öğrencilerin başındayım, hocacığım ile dersleri var. Hocacığım geldi, hep yaptığı gibi sağ taraftan çocuklarla tanışmaya başladı. O gün hangi çocuk ne dedi, ne yaptı, kendini nasıl tanıttı veyahut hocacığım nasıl ders yaptı hatırlamıyorum. Tek hatırladığım şey hocacığımın, "Sen bizim Süheylâ’nın neyi oluyorsun?" diye bir çocuğa sormuş olmasıydı. Tabii ne o "Süheylâ" dedi ne de ben o an öyle anladım. Ama isteğim dışında, ağustosta yaşanan bu tek bir an hatırımda kaldı. Ve hayat devam etti...

​O sırada elhamdülillah Yeşil ev sahibim oldu. Hayat ilerlemeye devam etti, yazın yaşanan bu an tamamıyla aklımdan çıktı.

​Sonra bir aralık günü, beni benden öte tanıyan geldi İstanbul’a. Aynı yerde kalmıyorduk, gün içinde yaşadıkları hakkında her gün sohbet ediyorduk. Süheylâ ile tanışmış. Bir muhabbetin ortasında, farklı bir niyet gütmeden, "Yazın kardeşiyle kamp yapmışsın," dedi. Dört ay öncesinde yaşanan o bir saniyelik an içimde zuhur etti. Sustum. Günler ilerliyor, beni benden çok tanıyanla bolca konuşuyoruz ama benim içimde sadece Süheylâ ile ilgili anılar ses getiriyor. Sonra benden bir şey rica etmiş Süheylâ. Ben olduğum için değil, beni benden öte tanıyandan dolayı benden rica etmiş. Emir belledim. Hemen işe koyuldum elimden geleni yapmak için (gerçi hâlâ tam istediğim manada yapamadım ama çabalıyorum).

​Beni benden öte tanıyanın gitme vakti geldi. Valizi alınacaktı, dışarıda bekledim. Çağırdı, gittim. Orada... Şu an düşündükçe bile kalp ritmim farklı hallere giriyor, gözlerim uzağa dalıyor. Aramızda bir metre var. Perdeler Kalkar Perdeler İner yazısında demiştim ya hani:

​"Sana 'ilk sen' nazarıyla baktığım o pazar günü tekraren... Necip Fazıl, 'O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,' diyor ya; işte gözlerimin edep ve utanmaktan yerdeki toz pembeye kaçan kare karoları izlerken ufacık baktığım o anda perdeler kalktı, perdeler indi."

Yalan yok, toplasan bir saniye görmemişimdir orada. Şu an düşündüğümde bile o anlar bulutlu, sisli; yarım yamalak hatırlıyorum. Kafamı kaldıramamıştım zaten, nasıl görebilirim ki? Fazlasıyla utanmış, beklemediğim anda gördüğüm için gerilmiş ve "Haberim olsa keşke bu pantolonu giymeseydim, diğer pantolonum daha güzeldi," diye içimden geçirmiştim.

​İşte böyle Süheylâ. Kısacası biri tavsiye etmedi, yakıştırmadı (ya da bana söylemedi bilemem) ama her kelimesinde gönlüme tohum ekti. Ben, beni benden öte tanıyanın sözlerinden seni kendime çok yakıştırdım.

​Dün istediğim kadar istihareden bahsedemedim; madem Süheylâ’nın benden haberinin olmadığı zamanlardan konuşmaya başlamışsak bunu da detaylıca anlatmak istiyorum. Hiç bu duygular ile hemhâl olmak istemediğim, başka odaklanmak istediğim konular olduğu bir dönemdi. Belki biraz klişe olacak ama "hiç beklemediğin anda oluyor kuzum 😊" diyebilecek şekilde gönlüme tahtını yerleştirdiği ve şeytanın vesveseleri sebebiyle bolca dua ediyordum. Sonra istihareye yatmak istedim. Namazını kıldım, duamı ettim, gönlüm gayet ferah bir şekilde uykuya daldım. Biliyorum, rüyadan ziyade his daha önemli ama bu rüyanın boş olabileceğine inanmıyorum.

​Ailemle beraber Mescid-i Nebevî’deyim. Babam bir anda, "Aaa, şu ilerideki kişi falan filan değil mi?" diyerek Süheylâ’nın babasını gördüğünü iddia ediyor. O tarafa ben de bakıyorum ve babasının —Mescid-i Nebevî’ye gidenlerin mutlaka gördüğü— o hafif yüksekçe ders kürsüsüne oturmuş, önündeki halkaya bir şeyler anlattığını görüyorum. Sonra babam yanına gidiyor, görüşüyorlar; tam tokalaşırken uyanıyorum. Elhamdülillah, Mescid-i Nebevî’de olmasa da Mescid-i İrfan’da bu rüyanın yarım kalan kısmını tamamladım.

​Sonra ben bu rüyanın etkisiyle mecnun olmuşken; gönül perdesinin ince olduğu, çok kez gözlerimin önünde Allah’ın nazlı kulu olduğunu kanıtlamış, rüyalarının pek çoğunun gerçekleştiğini gördüğüm o kişiden rica ettim benim için istihare yapmasını...

​Ertesi gün aradım. Bir rüya gördüğünü söyledi. Mescid-i Nebevî’yi görmüş. :) Süheylâ da oradaymış. O kişiye Süheylâ, "Abiye haber edin, annem tanışmak için çağırıyor," diyormuş.

​Ve sonraya saklamak istediğim, Medine’de gördüğüm diğer rüyalar...

​Belki içinden çok kez dedin; "Bu çocuk nasıl böyle bağlandı tanımadığı birine?" diye. Şimdi sana soruyorum Süheylâ, bu rüyalardan sonra ben nasıl bağlanmayayım? İçinde Yeşil’in geçtiği bir rüya şerre yorulur mu? Hadi birini yor, ikisi yorulur mu? Benim rüyamı geç, Rabbin nazlı kulunun rüyasını ben nasıl görmezden geleyim? Sana olan sevdam, muhabbetim, iştiyakım tamamıyla tevekkül, nasip ve Yeşil’e olan yangınım üzerine kuruldu. İşte bu yüzden Süheylâ; seni Allah için seviyorum, vesselam...


Yorumlar

Yeniliklerden haberdar olmak için, Abone Ol!

Ad

E-posta