Süheylâ Deyince
— Nasılsın Enes?
— Süheylâ’lıyım, sen nasılsın?
— Nereden geldin, nereye gidersin Enes?
— Süheylâ’daydım, Süheylâ’ya giderim.
— Nerelisin Enes?
— Süheylâ’lıyım.
Süheylâ deyince erir karlar, volkanlar kaynar. Süheylâ deyince bir köy gelir aklıma. Bir köy gelir aklıma; yatsıdan sonra gazellerin, kasidelerin okunduğu, kırmızı sedirlerden oluşan köy odaları gelir aklıma. İlçeye giden, arkasında "Muhammed’e can feda" yazan beyaz; radyosunda "Neşet Ertaş - Amanın Leyla Leyla" çalan eski bir Magirus gelir aklıma. İki katlı kerpiç ev, kuzinede patates, çelik gibi soğuk su, odalar arasındaki o yüzü geren ısı değişimi gelir aklıma. Ruhumda bir Anadolu türküsü çalar, Türk kahvesi kavrulan mutfaklar, gıcırtılı somyeler, misafir gelmeden hemen önce biten tüpler, ısınmayan odalar, hayvan kokuları, tüten sobalar, gece biten kömürler ve temiz hava gelir aklıma.
Süheylâ deyince aklıma kapitalizmin pranga olduğu, sözde mutlak mükemmellikteki istiflenmiş kutularda yaşanan, trafiğin normalize edildiği bir hayat gelmez. Süheylâ deyince iyisiyle kötüsüyle Anadolu gelir gözlerimin önüne. Elektrik kesintisinin hayatın olağan akışı olduğu, vitrinde duran uzun beyaz mum gelir aklıma. Sarı, hafif burgu desenli, parlak, içinde hiçbir şey içilmeyen o fincanlar gelir gözlerimin önüne.
Süheylâ! Sen bir neslin kaybettiği kültürüsün benim içimde. Dört dörtlük olduğun için değil, ait olduğum için sevdiğim; yolun sonunun hep oraya çıktığı memleketimsin sen benim.
Yerine ulaşıyor ise ne güzel
YanıtlaSil“men câle nâle”
YanıtlaSilElhamdülillah. Umudumuz, niyetimiz, arzumuz bu yönde. Rabbim gönlümden geçeni biliyor ve inanıyorum Süheylâ ile mükafatlandıracak beni.
Sil