Alışmak
Bir süredir bazı şeylere olan hislerimi kaybetmiş olabileceğimin kuruntusu ve vesvesesi ile hemhâlim. Sanki bazı şeylere eskisi kadar değer atfetmiyor, bazı şeyler istediğim ve sevdiğim etkileri oluşturmuyor gibiydi. Mesela Medine'den, o kutlu şehirden geldikten sonra İstanbul'a bu denli hızlı adapte olmam, namazlarımda eskisi gibi O'nun evini görmüyor olmam... Belki de bu yüzdendir eskisi gibi uzun uzadıya yazı yazamıyor oluşum ve dikkat çekecek şekilde uzaklara dalan gözlerle derin düşünceler içerisinde olmam. Sonra bugün bazı vesileler ile fark ettim ki unutmak, hissetmemek değilmiş benim içimdeki. Benim içimdeki; özümde olmak, alışmakmış.
Unutmak gibi, alışmak da Allah'ın verdiği en büyük nimetlerdendir. Âdemoğlu olan herkes her şeye alışır. Bugün aç olan açlığa, yarın zengin olduğunda zenginliğe alışır. Darda olan darlığa, mahpusta olan mahpusa alışır. Hatta bazen öyle bir alışırsın ki bazı şeylere, yokluğunu hatırlamazsın. Aynı mahpusta olanın, dışarıyı unutması gibi. Aynı benim, hislerimi kaybettiğimi zannettiğim şeylerden öncesini hatırlamadığım gibi. Alışmak; o duruma bağlı olmak, o durumu (veyahut alışılan her neyse onu) varlığının bir parçası yapmaktır. Alışan, alışkanlıklarını kaybederse kendini bir yoklukta, bir dipsiz kuyunun içinde bulur. Mesela karanlığa ilk girdiğimizde hiçbir şey görmeyiz. Etrafımıza çarpar, bir şeyleri deviririz. Ama yarım saat içinde gözümüz öyle bir alışır ki rahatça yürüyebilecek, hatta aradığımız bazı şeyleri bulabilecek kadar rahat bir hâle geliriz. İşte gözde olan bu olay ruhta da olur. Mesela bir sevgide, muhabbette veyahut dertte, acıda ilk anda ne yapacağımızı bilemeyiz. İçimizdeki âh öyle bir büyüktür ki soluk borumuzdan geçemez ve içimizde sıkışır. Ağlamak istersiniz ağlayamazsınız; derdinizi, sevincinizi paylaşmak istersiniz nasıl yapacağınızı bilemezsiniz. Bisiklete ilk kez binen bir çocuk düşünün, maksimum bir metre sonra düşer. Alışmamıştır çünkü bisiklete ve yeterince hemhâl olmamıştır iki tekerle. Yalan yok, önceki blogdaki hâlim böyleydi. Bilmeden bisiklet sürmeye çalıştım ve beklenildiği gibi düştüm. Hızla suya düştüm ve beton etkisiyle tanıştım. Neyse...
Alışmak, dediğim gibi, bir olmaktır o hisle, olayla ve ortamla. Onsuzluğu unutmaktır. Mesela bazı acılara insanlar öyle alışmıştır ki siz o acıyı ondan alıp merhem vermeye kalksanız bile kabul etmez; artık o acıyı kendisinin bir parçası olarak görmüştür. İstemediğiniz bir şeye alışsanız ve sonrasında o istemediğiniz şey gitse, onun eksikliğini çekersiniz. Hatırlasanıza, varlığını bile hissetmediğiniz bir süt dişiniz düştüğünde eksikliği ne kadar garip geliyordu. Alışmak, bir olmaktır. Sizin parçanız olmasıdır. İşte dedim ya, genel hayata dair bazı hislerimi kaybettiğime dair kuruntularım vardı çünkü hislerimi göremiyordum. Artık fark ettim ki göremiyorum, çünkü o hislerime alışmış ve onlarla bir olmuşum. Göremiyorum çünkü göz kendisini göremez; göremiyorum çünkü o hisler benim artık. Önceden "ben ve hislerim" vardı; artık yalnız hislerim var. Medine'ye karşı hissettiğim o muhabbet artık "ben" olmuş, geriye yalnız muhabbetim kalmış. Vesselam.
tevafuk mudur insan-ı âlâya hayretler yaşatan kader midir karşılaştıran. son vakitlerde yaşadığım tevafukları benim zihnim alamamakta siz yakın vakitlerde yaşıyor musunuz veyahut yaşayanla karşılaşıyor musunuz, yaşıyor iseniz nasıl tepkiler veriyorsunuz ihtiyaca binaen.
YanıtlaSilTevafuk kaderin bir şubesi ve bence herkesin gün içinde yaşadığı bir durum; lakin herkes her zaman fark edemiyor bu tevafukları. Tevafuk hissedildiğinde, Allah'ın yazdığı kaderi sinirlerin en ucuna kadar hissettiren bir olay bence. Elhamdülillah, evet, yaşadığım oluyor ve çoğunlukla tepki veremiyorum. Tevafukun; Rabbin kulunu unutmadığını, onu koruduğunu, onunla olduğunu ve sadece O'nun kuralları ile isteklerinin gerçekleştiğini hissettiren, üzerinde tefekkür ettiğimizde aklımızın alamayacağı kadar büyük bir nimet olduğunu düşünüyorum.
SilCiddi manada ilk kez hissettiğimde gözlerimin önüne örümcek ağları geldi. Aylar, yıllar içinde yavaş yavaş bazı şeylerin, kimse fark etmeden birbiriyle bağlandığını ve en sonunda koskocaman bir ağ oluşturduğunu hissettim. Çoğunlukla tevafukları fark ettiğimde içim sıkılıyor ve bunalıyorum. Yaşantım üzerinde sözümün ve hareketlerimin bir ehemmiyetinin olmadığını görüyor, acizliğimi iliklerime kadar hissediyorum. Ne kadar küçük olduğumu ama buna rağmen Rabbimin beni bana bırakmadığını hissediyor; hem seviniyor hem de şükrediyorum.
Sonra tekrar daralıyorum; çünkü ufacık bir tevafuğa bile şükretmeye gücüm yetmezken, bu kadar nimetin şükrünü, hakkını nasıl eda edeceğiz diye düşünüyorum. Anlayacağınız; sevinç ile hüzün arasında, oldukça karmaşık duygular içinde dolaşıyorum.