Gönül Gurbeti

Derste çok şey anlatıldı. Lâkin çok şey içerisinde, dersin asıl konusu ile bağlamı diğer kavramlara göre daha zayıf iki kavram içimde büyüdü: Bir, kalp rahatsızlığı; iki, Köy Odaları.

​Köy Odası diyince bir yazının bölümü aklıma gelir:

​"Bir köy gelir aklıma; yatsıdan sonra gazellerin, kasidelerin okunduğu, kırmızı sedirlerden oluşan Köy Odaları gelir aklıma. İlçeye giden; arkasında 'Muhammed’e can feda' yazan beyaz, radyosunda 'Neşet Ertaş - Amanın Leyla Leyla' çalan eski bir Magirus gelir aklıma. İki katlı kerpiç ev, kuzinede patates, çelik gibi soğuk su, odalar arasındaki o yüzü geren ısı değişimi gelir aklıma. Ruhumda bir Anadolu türküsü çalar; Türk kahvesi kavrulan mutfaklar, gıcırtılı somyeler, misafir gelmeden hemen önce biten tüpler, ısınmayan odalar, hayvan kokuları, tüten sobalar, gece biten kömürler ve temiz hava gelir aklıma.

​...

​Sen bir neslin kaybettiği kültürüsün benim içimde. Dört dörtlük olduğun için değil, ait olduğum için sevdiğim; yolun sonunun hep oraya çıktığı Memleketimsin sen benim."

​Ve kalp rahatsızlığı... "...Şunu iyi bilin ki insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir." hadis-i şerifi üzerinden kalp rahatsızlığından belki de bir cümleyle bahsedildi.

​Köy Odalarının sohbetin yegâne halkası olduğu ve bu dinin sohbet, vaaz ve nasihatlerle genişlediği konuşuldu.

​Hicret, yağmur, gönül rahatsızlığı, Memleket...

​Dördü de farklı şeyler lâkin dördü de benim nezdimde ortak bir kümede toplanabiliyor. Nerede toplandığını siz zaten pek tabii biliyorsunuz, bu yüzden söylemiyorum. Memleket dedim ve konuştu Cahit Sıtkı Tarancı:

​"Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun."

​Ölümü bir şikâyet gerekçesi olarak gören Cahit Sıtkı'ya Necip Fazıl cevap verdi:

​"Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?"

​Kafamın içinde şairler bir Köy Odasında oturmuş ve birbirleriyle âşık atışmasında bulunuyorlar. Ki bunlardan birisi de Necip Fazıl; siz düşünün kafamın şu an ne denli gürültülü olduğunu.

​Hicret isterim. Gönül rahatsızlığından hicret. Gönül rahatsızlığından Yağmur'un (s.a.v.) sarsılmaz yer edindiği bir Memleket'e hicret... Hangi dersti hatırlamıyorum, sanırım dünkü derste hocalardan birisi —mealen— "Gurbete çıkmayan bilemez nasıl bir şey olduğunu. Ancak ayrılınca; ailesinden, Memleketinden anlar." demişti. Gurbet; TDK'de kişinin doğup büyüdüğü, yaşadığı ve alışkın olduğu yerden uzak bir yerde bulunma durumu olarak tanımlanmış. Alışkın olmak diyince aklıma eski bir yazı geldi:

​"Alışmak, dediğim gibi, bir olmaktır o hisle, olayla ve ortamla. Onsuzluğu unutmaktır. Mesela bazı acılara insanlar öyle alışmıştır ki siz o acıyı ondan alıp merhem vermeye kalksanız bile kabul etmez; artık o acıyı kendisinin bir parçası olarak görmüştür. İstemediğiniz bir şeye alışsanız ve sonrasında o istemediğiniz şey gitse, onun eksikliğini çekersiniz. Hatırlasanıza, varlığını bile hissetmediğiniz bir süt dişiniz düştüğünde eksikliği ne kadar garip geliyordu. Alışmak, bir olmaktır. Sizin parçanız olmasıdır."

Alışmak, bir olmaktır. Ve gurbet ait hissettiğinizden uzak kalmaktır.

​Oldum olası gurbette yaşadım, bundan daha önce de bahsetmiştim. Lâkin bir de gönül gurbeti vardır. Gönül gurbeti, insanın alışkın olmadığı bir gönülde olmasıdır. İşte uzun süreler kendimi bu hâlde hissettim. Evet; sol yanımda, göğüs kafesimin aşağı yukarı dört parmak yukarısında gönülle nitelendirilen ve tüm bedenin kök hücresi olan bir organ vardı lâkin sanki bir tedavi sonrasında bana nakledilmiş de ruhum onunla doku uyuşmazlığı çekiyor gibiydi. Evet, benim vücudumdaydı lâkin benim olduğunu hissettiren hiçbir kanıt bulamıyordum. Elhamdülillah geçti bu hissiyatlar. Sonrasında fark ettim ki kalp Allah'ın mülküymüş, hiçbir zaman benim olmamış ki. Elhamdülillah. 

​Gönül gurbeti olduğu gibi Memleket olan gönüller de vardır. Doğduğunuzu hissettiren, kurumuş ve çatlamaya yüz tutmuş varlığınıza tohum ekip yağmur yağdıran gönüller... Bu illaki bir karşı cinse duyulan sevda olmak zorunda değildir. Hz. Ömer O'nu (s.a.v.) görünce hissetmedi mi ruhuna rahmet yağdığını? Öldürmeye giderken O'nda (s.a.v.) dirilmedi mi? Bazı gönüller vardır, kendi gönlünüzden daha alışık hissettirir size. Bazen bir hoca, bazen bir dost, bazen bir Memleket... Bu gönüller size bir kez nazar kıldı mı unutursunuz her şeyi ve söyleyeceklerinizi (düşüncesiyle tüm hafızamı şu an sildiği gibi).

​Salavat getirin efendim, unutursanız salavat getirin.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed

​Bu gönüller size bir kez nazar kıldı mı, bir kez Rabb'in kendinden üflediği ruhu hissederseniz o kişide, işte muhacirlik başlar o vakit. Düşüncesi bile bir derenin üzerindeki yaprak gibi usulca ummana doğru hareket ettiğinizi hissettirir. Bir nazardır ki; sizde olmasa bile o gönül, uyuşur donörler ve bulursunuz kaynağınızı. Tekrardan dizilir DNA'lar ve tekrardan doğar tüm hücreler. O kadar hızlı olur ki bunlar, dışarıdan gören fark etmez sizin artık eski siz olmadığınızı. Öyle bir nazarda bulunur ki Necip Fazıl'ın da dediği gibi:

​"Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız,

Ruhuma büyük temel çivisini çaktınız."

​Ateşten gözlerle bu Memleketler öyle yakar ki sizi, o Memleketin muhaciri olur, başlarsınız Hicaz makamından türkü tutturmaya. Keyfiyetinden mi düşmüştür Kays yalaz kumlara? Alevden gözlerdir pervaneyi yakıp kül eden.


Kafamın oldukça karışık ve yoğun olduğunu fark etmişsinizdir sanırsam, kusura bakmayınız. ​Köy Odasından başladım, döndüm dolaştım, Kays'ta son buldum. Zaten Köy Odaları anlatılarının yegâne misafiri Kays değil midir?

Yorumlar

Yeniliklerden haberdar olmak için, Abone Ol!

Ad

E-posta