Umman
Saat 03.40; uykumdan çalıyorum da yazıyorum bu yazıyı. İçim sıkışıyor, nefes almak bir zulme dönüşüyor. Sanki omuzlarımdan biri tutuyor ve beni kendi içime sıkıştırıyor. Öyle sıkıştırıyor ki kendi içime kendim girerek bir kara delik oluşacak gibi hissediyorum. Neden bilmiyorum, canım acıyor. Tüm varlığını çölde kaybetmiş bir bedevi gibi hissediyorum. Devem kayboldu sanki. Bunu yazar yazmaz aklıma bu hadis geldi:
“Kulunun tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu memnuniyet, sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden çok daha fazladır.” (Buhârî, Daavât 4; Müslim, Tevbe 1, 7, 8)
Sanırım yakın vakitte ettiğim bir dua, aslında şu anki sancıma sebebiyet veriyor. Elhamdülillah. Beni bana bırakmadığının göstergesidir bu varoluş sancılarım. Bu korkunç, göz doldurucu, yumruk ısırtan acı; dualarımın makbuliyetine delildir zannımca. Canım acıyor, elhamdülillah.
Kapattığımda gözümü bu sefer bir semazen değil, gökten okyanusun dibine düşen biri geliyor gözümün önüne. Evet, evet; su, su basıncı... Bu sıkışma, sanki bir okyanusun en dibindeki inci tanesini çıkarmaya çabalayan dalgıcın hissettiği basınç gibi beni bana bastırıyor.
Umman, inci ve dalgıç. Alev, şem ve pervane. Diken, gül ve bülbül. Devamında nelerin geleceğini tahmin edebilecek kadar tanıyorsunuz artık beni zannımca...
Rabbim! Bir bahr-i ummanın dibinde hissediyorum kendimi. Güneş ışığının gelemediği kadar derinde. Beni burada bir tek sen görebilirsin, her yerde olduğu gibi. Bir ummanın dibindeyim ve sıkıştırıyor basınç. Bir istiridye buldum, açmaya çabalıyorum. Açmaya çalıştıkça kapanıyor. Fatiha'nla nasıl açıyorsan Kur'an'ı; fethet, aç elimdekini, göreyim inci mercanı. Elhamdülillah, canım acıyor. Suyun acımasız vurgununa uğratma bizi Rabbim. Seni hatırlatan bu inciyle kuşat beni.
Allah razı olsun, maşallah... okumak ve mana bulmak kıymetli.
YanıtlaSilCümlemizden. Gidiyorsa sözlerim sahibine ne mutlu bana
Sil